BİZİM ZAMANIMIZDA!..
Aslında ben bu sözü, daha çok arkadaş sohbetlerinde, espri amacıyla kullanmayı severdim. Ta ki, geçen gece ciddi ciddi babacığımın dudaklarından dökülüp “Bizim Zamanımızda…” diyene kadar.
Evet, babamların zamanında (Tabii şimdi de!) insanlar, “Komşusu doymadan yatağa da girmezmiş!” ilgimi çeken bu cümle oldu. Bayramlar, Mübarek günler ve Ramazan ayları gelmese belki, böyle sözleri hiç duymayacağız.
Bireyselliğin en uç noktasındaki bu yaşamda, “Komşuluk” bize tamamen yabancı(!) bir kavram. Hele hele, uyuyabilmemiz için illa karınlarının tok olması da ne demek?.. Babama bunu sordum… Tam da çayları demlemişiz, gündelik sıkıntılara inat güzel bir sohbete başlayacakken bir de babaannemle dedem de gelmez mi! “Allaahh be şansa bak!”dedim! J Tadına doyulmaz, enfes bir sohbet oldu… Kışın soğuğu, kalplerimizdeki sevgiyle ısındı anlayacağınız… Öyle şeyler anlattılar ki inanamadım. O yüzden de sizlerle paylaşmak istedim…
Düşünsenize, insanlar bir araya gelip fakir çocuklarını sessiz sedasız sünnet ettiriyorlar. Öyle, “Sivil Toplum Kuruluşları” falan yok tabii o zamanlar. Kimse kimseyi medya önünde küçültmüyor… Yani 10 sene sonra “Beni filanca kişiler sünnet ettirdiler. Bak işte bu gazete kupürü; Ahanda bak bu da Cinnet Tv’den aldığımız görüntüler!!!” ezikliği filan söz konusu değil!
Örneğin, Çınardibi’nde Kömürcü Hüseyin vefat ediyor. Mahallenin ileri gelenleri cenazeyi kaldırıyor. Mevlüd okutuyor, hayır hasenadını yapıyorlar. Üstelik, Hüseyin Efendi’nin evine 7 gün yemek götürülüyor! Ev sahipleri üzüntülü, yemekle uğraşmasınlar acılarını paylaşsınlar diye… İçinde hasta bulunan evler asla yalnız bırakılmıyor. “Komşu” dedikleri insanların biri gidip biri geliyor. Kimi süt getiriyor kimi de 2 adet portakal…
Sohbetler, “Akşam annemler size gelmek istiyorlar, müsait misiniz? nezaketinden sonra epey yoğunlaşıyor. Yaşlı ve bilge olanlar anlatıyor, gençler dinliyor. Hep dayatıldığı gibi, Haremlik-Selamlık yok! Herkes bir arada… Kadınlı erkekli… Tabii bunlar o kadar çok ki, ancak birkaç yazı ile anlatılabilir.
Gelelim benim jenerasyonuma… (Acaba gelmesek mi? J ) Benim kuşağım ve ne yazık ki yeni gelecek olanlar; Üst üste dizilmiş, ayakkabı kutularına benzeyen beton hücrelerde bu komşuluk ilişkilerini, mitolojik hikayeler gibi dinleyerek anlamaya çalışacak belli ki…
Üst katta oturan ailenin küçük oğlu ile apartmana taşındıklarından 3 ay sonra tanışabildim!
Radyo Günleri’nde olduğu gibi toplanıp eğlenelim, hatta Hayali Küçük Ali’yi dinleyip kendimizden geçelim demiyorum… Ancak, o günlerin izine dair tek bir kanıt bile yok! Mevlütleri, Kandil gecelerinde sadece televizyondan izleyebiliyoruz…
Etrafımızda sayısız ihtiyaçlı aileler var. Bunlar, aslında bizim yakın ve uzak komşularımız… Dedemin ve babaannemin deyişiyle onlar da “Akrabalarımız” Oysa bizler, hep başkalarının bir şeyler yapmasını bekliyoruz.
Peki ama neden biz komşularımızı kucaklamıyoruz? Televizyonda yardım çağrısı yapılan insanlar, mutlaka birilerinin komşuları değil mi? Aklına gelen, iki satır yazı ile Tv Kanallarına ”Medyatik Fakirler” ihbar ediyor. Bu işler kendi mahallelerinde halledilemez mi?…
Babamın dediği, “Bizim Zamanımızda…” 20 yıl sonra “Sizin Zamanınızda..” olacak! Toplumsal, politik paranoyadan kurtulup, biran önce yakın çevremize bakmamız gerekiyor. Hatta bu yazıyı okuduktan hemen sonra düşünmeliyiz belki de…
Kaç komşumuzu tanıyoruz?…
Aç olan değil ama muhtaç olan kaç tanesine ulaşabiliriz?
En basitinden, bir paket çay, 3 günlük kahvaltı; Bir küçük kahve 40 yıllık sohbet ve hatır demektir!
Bizim zamanımız henüz geçmedi.
Asıl şimdi, BİZİM ZAMANIMIZ’dır…
Necmettin TETİK